anasayfa  
topluluk hakkında  
etkinlikler  
açılım dergisi  
yazılar  
iletişim  
bağlantılar  
forum  


SİMSİYAH YARIŞ BEMBEYAZ DURUŞ!

Volkan ÖZDEMİR
ODTÜ Sosyal Demokrasi Topluluğu Başkanı

         Haftalardır kamuoyunu meşgul eden ve Türk siyasi tarihine adı rüşvet kurultayı olarak geçecek olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 13. Olağanüstü Kurultayı geçen hafta sonu yapıldı. Bu kurultayı gerek köşe yazarları gerekse siyasi uzmanlar uzun uzadıya tartıştı, analiz etti. Bunların yanı sıra bu tartışmaya daha adil, daha özgür, daha yaşanabilir bir Türkiye özlemi duyan sosyal demokrat bir genç olarak kurultay salonunda yaşanan gelişmeler hakkındaki düşüncelerimi paylaşıp ben de katılmak istedim.
 
         Kurultay salonunda, duvarlara asılan birçok pankartın arasından Türkiye’nin sorunlarına çözümün adresi olarak sosyal demokrasiyi gösteren dev afiş hemen ilgimi çekmişti. Ne var ki kurultay sürecinde yaşananlar, toplumsal adaletsizlikleri reform yoluyla gidermeye çalışan sosyal demokrasinin, bunu yaparken ne özgürlük için eşitlikten ne de eşitlik için özgürlükten vazgeçen bir ideoloji olduğunu hemen unutturmuştu. Unutturmuştu diyorum çünkü kurultay salonunda adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramların hiçbirine yer yoktu! Daracık salona aklın yerini kaba kuvvetin, fikrin yerini basit suçlamaların, saygının yerini dayanılmaz seviyesizliğin aldığı bir hava hakimdi. Bu hava aslında sosyal demokrat iddialı bir parti olan CHP’nin halktan kopukluğunun nedenleri konusunda ipuçları veriyordu. Zira, daha kendi örgüt yapısı itibariyle demokrasiyi içine sindirememiş olan bir siyasal partinin, sosyal demokrasi söylemi kitleler nezninde inandırıcılığını yitirmekteydi. Kurultay salonuna gitmeden önce kendime rüşvet almak-vermek başta olmak üzere birçok yüz kızartıcı olaylara karıştığı iddialarıyla suçlanan bir belediye başkanının nasıl olur da CHP gibi kökü Anadolu’daki ulusal direniş hareketine dayanan, Cumhuriyet’i kuran ve sosyal demokrasi gibi emeğin kutsallığını kendine şiar, dürüst ve ilkeli siyaseti kendine amaç edinmiş bir ideolojiyi 70’li yıllarda Türkiye’ye tanıştıran bir siyasal partinin genel başkanlığına aday olması mümkün olur diye sormuştum. Kurultayda yaşananları gördükten sonra ülkenin temel sorunları hakkında en ufak bir fikir söylemeyen, kendisine yöneltilen yolsuzluk iddialarını yanıtlamadan geçen, daha salona girer girmez ortalıkta terör estiren bir aday hakkında böyle düşünmemin haklı olduğu sonucuna vardım. Ama o çirkin sahneler yaşanırken kurultay öncesi kendime sorduğum bu sorudan daha haklı bir soru kurultay anında beynimde filizlendi: Böylesine bir ismin CHP Genel Başkanlığına aday olabilmesini sağlayan ortamın oluşmasının sorumlusu kim ya da neydi?
 
         Türkiye’de yağma siyasetinin önünü açan olayları 12 Eylül’e kadar götürmek olası. Buna 80’li yıllar Özal ‘transformasyonunu’ ve mevcut siyasi partiler yasasının demokrasiden uzak, lider sultalığına pirim veren işleyişini de eklemek mümkün. Peki ama diğer siyasal partilerimizi de etkisi altına alan bu durum neden bilhassa CHP’de ortaya çıkıyor, CHP’nin adı neden sürekli olarak bu tür kurultaylarla anılıyor? Bu sorunun yanıtını CHP içerisinde yıllardır devam eden ‘küçük olsun benim olsun’ mantığında aramanın daha doğru olduğu kanısındayım. Senelerdir, eğer kendindense kim olursa olsun ne yaparsa yapsın, rüşvet versin vermesin Mevlana dergahı gibi kapıları sonuna kadar açık tutan, yok eğer ona muhalifse aynı kapıların önünü kırk kilitli kafeslerle ören, kişisel menfaatleri toplumsal çıkarların üstünde tutan, köhnemiş bir anlayışa sahip olan CHP yönetimi sayesinde böylesine çirkin görüntüler en sonunda bu kurultayda tavan yaptı. Türkiye’de ve özelinde CHP’de giderek yozlaşan politika anlayışı 29 Ocak günü dibe vurdu. Yıllardır, parti yönetiminin kendi iktidarının devamını sağlamak pahasına ses çıkarmadığı, görmezden geldiği lümpenleşme bu kurultayda bumerang etkisiyle dönüp yine kendisini vurdu. Bunun en bariz kanıtı Mustafa Sarıgül’ün “Sayın genel başkanın değirmenine su taşırken ben iyiydim de şimdimi kötü oldum?” şeklindeki haklı sorusuydu. Uzun lafın kısası, sayın Deniz Baykal’ın kürsüden eleştirdiği anarşi ortamının müsebbibi yine kendi dar kadrolu siyaset anlayışıydı.
 
         Hal böyleyken bir yanda anti-demokratik uygulamalarıyla nam yapmış, insanların gönlünden kopmuş bir genel başkanın, öbür yanda ise geçmişinin hesabını verememiş, kırıp-dökmeyi kendine yol yordam etmiş bir genel başkan adayının yarışır olmasına pek şaşmamak gerekiyordu. Ekranları başında ise bütün bu olup bitenleri hayretler içerisinde izleyen ve Türkiye’deki politik kirlenmişliği bu kurultay sayesinde bir kez daha gözlemleme imkanı bulan Türk halkının gün geçtikçe CHP’ye sırtını dönmesini, maalesef çareyi AKP iktidarında aramaya mecbur bırakılmış olmasını daha iyi anlayabildim. Fakat, her şeye karşın bu kurultayın bir de kazananları vardı. Onlar kimler miydi? Halkın içinden gelen, solculuğu gerçekten özümsemiş, Mustafa Kemal’i gönüllerinde taşıyan ve partilerine sahip çıkmak için bu “SİMSİYAH YARIŞta BEMBEYAZ DURUŞ” gösterip boş oy atan CHP’liler! Sayıları az da olsa kazandılar çünkü böylesine kirlenen, sığlaşan bir ortamda bile ilkeli siyaset yapan birilerinin var olduğunu gösterip, gençlerin umutlarını filizlendirdiler. Ne de olsa, hakkını yemeyelim CHP Genel Başkanı sayın Deniz Baykal bile yaptığı konuşmada genç bir CHP liderinin partiyi halkla el ele iktidara getireceği günleri görmek istediğini söyleyerek gençlik açısından durumun o kadar da vahim olmadığını ispatlamış oldu!
 
           

yanardagozdemir@yahoo.com

Yazı İndeksi

[anasayfa]   [topluluk hakkında]   [etkinlikler]   [açılım dergisi]
[yazılar]   [iletişim]   [bağlantılar]   [forum]