anasayfa  
topluluk hakkında  
etkinlikler  
açılım dergisi  
yazılar  
iletişim  
bağlantılar  
forum  


ALDATMACAYA SON!

Volkan ÖZDEMİR
ODTÜ Sosyal Demokrasi Topluluğu Başkanı

         Haftalardır Türkiye gündemini meşgul eden 17 Aralık zirvesi nihayet yapıldı ve Türkiye AB’den iyi kötü bir cevap aldı. Acaba gelinen nokta kamuoyunu yansıtmak yerine kamuoyu yaratmak konusunda son derece deneyimli olan Türk basının ‘kahiri ekseriyetle’ vurguladığı gibi büyük bir zafer miydi?
 
         Bilmem hatırlıyor musunuz ABD’nin Irak savaşı öncesi hükümetimizin çektiği o meşhur kırmızı çizgilere ne oldu? Türk halkını, Semra hanımın müstakbel geliniyle olan problemleri, popstar yarışmalarının dayanılmaz heyecanları gibi çok önemli konularla meşgul eden medya bombardımanı nedeniyle hafızalarımız işlemez hale gelmişti ki, çok şükür AB meselesi araya girdi ve yine ‘kırmızı çizgilerimizi çiğnetmeyiz’ nidalarını duyar olduk. Neydi 17 Aralık öncesi kırmızı çizgilerimiz? İlkin, serbest dolaşıma kalıcı kısıtlamalar getirecek hükümler kabul edilemezdi. İkincisi, Kıbrıs’ta Türk tarafı elinden geleni yaptığından Kıbrıs meselesi artık Türkiye’nin sorunu olamazdı ve en kırmızı çizgimiz: Türkiye ucu açık müzakere gibi kavramlarla AB yolunda belirsizliğe itilemezdi!
 
         Peki ne oldu? Avrupa ülkelerinin başta kültürel farklar nedeniyle istemediği, iktisadi olarak ise ihtiyaç duymadığı niteliksiz işgücümüzün sınırlanması yönünde kalıcı önlemler konusunda zirveden çıkan sonuca ve bize karşı yaptıkları türlü ayrımcılıklara hiç değinmiyorum bile. Peki Kıbrıs meselesinde kırmızı çizgimize ne oldu? Türkiye sonuç metninde Güney Kıbrıs Rum Yönetimini adanın yegane temsilcisi olarak tanımaktan kurtuldu! Gerçek bu kadar mı? Belki 17 Aralık’ta bu tanıma işinden kurtulduk ama 3 Ekim 2005’e kadar bu durumun düzeltilmesi konusunda taahhüt verdik yani ortada zafer falan yok Gerçek şu: Rumların üye olduğu AB’yle müzakere etmek için ya onları tanımak zorundayız ya da kabul ettik diye AB’den aferin beklediğimiz Annan Planı’nı yeni ödünlerle tekrar hayata geçirmek durumundayız! En önemli çizgimizde ise tamamen hatlarımız ihlal edildi, Türkiye kendisinden çok sonra AB’ye müracaat eden Hırvatistan’a 2005’in başlarından itibaren seninle müzakere eder 2007’de seni tam üye yaparız denilen zirveden ‘ucu açık sonu saçık’ bir belirsizlikle ayrıldı!
 
         Şimdi hangisine yanalım? Irak’ta olduğu gibi kırmızı çizgilerimizin ihlal edilip Türkiye’nin itibarının uluslararası politikada düştüğü acınacak duruma mı, iç siyasi dengeler nedeniyle AB ülkeleri karşısında sanki başka alternatifi varmış gibi rest çekmek gibi bir şovla tribünlere oynayan başbakanın düştüğü duruma mı, 12 Eylül darbesiyle tepkisiz-duyarsız bir toplum yaratmayı başarıp da 28 Şubat müdahalesiyle mevcut iktidarın önünü açan ve şimdi olanı biteni bir kenarda izleyen sorumlulara mı, yolsuzluk ekonomisi sayesinde köşeyi dönen haramilerin AB aracılığıyla ülkeye attığı kazığa mı, ‘aman şu AB işi tam anlamıyla olumsuz sonuçlansın da bize de fırsat doğsun’ diyen demokrasi düşmanlarına mı, toplumsal onuru zedelenen ve özgüveni kaybolmakta olan halkımıza mı, çok seslilik adı altında tek sesliliğin hakim olduğu özgür basınımızın zafer coşkusu aldatmacasına mı, Osmanlı döneminin ünlü aydını Abdullah Cevdet’e nazire yaparcasına ‘biz adam değiliz, ancak Avrupa’nın sopasıyla adam oluruz’ diyen iflah olmaz bir kişiliksiz kompleksine sahip entelektüellere mi, söyleyin hangisine yanalım?
 
         Bütün bu olup biteni takip ederken aklıma büyük halk ozanı Serdari’nin çaresizliğe itilmek istenen halkımızın hislerine tercüman olacak şu dörtlüğü geldi:
 
        “Nesini söyleyim canım efendim
        Gayri düzen tutmaz telimiz bizim
        Arzu hal eylesem deftere sığmaz
        Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim”

 
         Ama her türlü baskıya, karamsarlığa karşın direnmek yine bizlerin görevi. Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak yine bizlerin görevi. Çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkacak dinamikleri üretmek yine bizlerin görevi. Ulusal onuru kuvvetlendirecek toplumsal demokrasiyi inşa etmek yine bizlerin görevi. Üzeri karla örtünmüş toprağı yarıp da çıkan kardelenler gibi özgüvene sahip olmak yine bizlerin görevi. Peki biz kim miyiz? Buz gibi denizin ortasından fışkıran bir sıcak su akıntısı gibi her türlü zorluğa meydan okuyabilecek yüreklilikteki herkesiz! Ya yılmadan, pes etmeden gereken azim ve çalışma şevkini göstererek bu gidişata bir dur diyeceğiz, ya da ne mi olacak? İşte o zaman Ata’nın şu sözleri tam yerine oturacak: “Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı ihtiyat haline getirmiş milletler evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklallerini kaybetmeye mahkumdurlar...”
 
           

yanardagozdemir@yahoo.com

Yazı İndeksi

[anasayfa]   [topluluk hakkında]   [etkinlikler]   [açılım dergisi]
[yazılar]   [iletişim]   [bağlantılar]   [forum]