anasayfa  
topluluk hakkında  
etkinlikler  
açılım dergisi  
yazılar  
iletişim  
bağlantılar  
forum  


TÜRKİYE’DE SOSYAL DEMOKRASİNİN SAĞLIKLI
ÖRGÜTLENEBİLMESİ İÇİN OLMAZSA OLMAZ BİR KOŞUL:
TOPLUMSAL DEMOKRASİ

Volkan ÖZDEMİR
ODTÜ Sosyal Demokrasi Topluluğu Başkanı

         Bu yazının amacı son günlerde alevlenen solda yeniden yapılanma tartışmasına katkıda bulunmak ve bununla da yetinmeyip, Türkiye’de kitle desteğini arkasına alacak sosyal demokratik açılımın hareket noktalarını belirleyebilmektir. Sol akımın Türkiye’de seçmen bazında en güçlü temsilcisi olan sosyal demokrasinin kendine özgün kuramsal boyutuna kısa bir göz atıldıktan sonra, onun ülkemiz örneğinde işleyemeyişinin nedenlerine değinilecek ve bu bağlamda sosyal demokraside yeniden yapılanma tartışmasının ana öğesinin ideolojik netleşme arayışı olduğu kadar, toplumsal demokrasiyi yaşama geçirmekten uzak bir örgütlen(eme)me sorunu olduğu da vurgulanacaktır.
 
         Marksizm ve Liberalizm dışında bir başka ideolojik alternatif olarak kendine yer edinen Sosyal Demokrasi, çağın değişen koşullarına ayak uydurma kapasitesine sahip devingen tutumu ve uzlaşmacı-mücadeleci yapısıyla bir yüzyıldan uzun süredir varolagelmiştir. Bu varoluş ve yer edinme mücadelesi sosyal demokrasiyi kimi yerlerde başarılı ve devamlı iktidar süreçlerine taşımış, öyleki İskandinavya örneğinde olduğu gibi onu uygulandığı ülke isimleriyle özdeşleştirmiştir. Fakat ülkemiz özelinde böyle bir başarı ve oluşumdan söz etmek mümkün değildir. 1977’de CHP’nin seçim başarısı dışarıda tutulduğunda, uzun süreden beri Türkiye’de sosyal demokrasinin gelişimi konusunda yandaşlarını karamsarlığa sürükleyen ve onu dar bir çerçeveye mahkum eden süreçler yaşanmıştır. Ancak, Türk siyasi tarihinde edindiği süreçte sosyal demokrasinin, beslenmesi için en uygun şartlar mevcut olduğu gerçeğini inkar edercesine, bugünlerde en zor günlerini yaşadığını iddia etmek pek zor olmasa gerek.
 
         Bu büyük potansiyelin neden fiiliyata dökülemediği üzerinde düşünüp, Türk siyasi tarihi içerisinde yer alan temel kırılma taşlarını - demokrasi kesintilerini - incelerken bunu da en az Türk merkez sağı kadar halkın olaylara karşı bakış açısına sahip olarak irdelemek sosyal demokrasi için bir elzemdir. Örneğin, sorgulanması gereken Türkiye’de sol ve geniş halk kesimleri arasındaki kopukluğu somutlaştıran ana soru şudur: Olumsuz yansımalarından hiçbirimizin zerre kadar şüphesi olmayan 12 Eylül, halk tarafından neden en çok desteklenen darbedir? Bu topraklarda bilhassa 80’lerin hakim tonu olan ‘depolitizasyon’ ile 70’lerin sonlarında etkin olan ‘aşırı politizasyon’ arasındaki toplumsal dengenin çözümlemesi yapılmalı ve bu iki uç durumdan da çıkışın adresinin sosyal demokrasi olduğu ifade edilerek popüler destek sağlanmalıdır. Çünkü, toplumsal adaletsizlikleri reform yoluyla gidermeye çalışırken işçi sınıfı lehine bir pozisyon alan sosyal demokrasi, bir tarafta köşe dönmeci öte tarafta çatışmacı kamplaşma girdabını, bir tarafta bencillik ve duyarsızlığı öte tarafta körü körüne bağlanma ikilemini, bir yanda tartışmama öbür yanda tartışamama bunalımını çözebilecek ve Neoliberalizmin küreselleşme sürecinde edindiği konuma meydan okuyabilecek ana güçtür. Unutulmamalıdır ki, neoliberalizm toplumda marjinalleşen unsurları kendi hegemonyasının sürdürülebilmesi için bir ‘meşrulaştırma’ aracı olarak kullanırken, karşısında yer alacak olan örgütlü bir kitle hareketinden her zaman için çekinir ve işte o zaman çoğulcu demokrasisinde eritmeye çalıştığı sosyal adalet takipçilerinden önemli bir sille yiyerek adeta kendi silahıyla vurulur.
 
         Peki ama Türkiye’de sosyal demokrasinin bu olması gereken kitle hareketini ateşleyememesindeki ana engel nedir? Kanaatimce, zurnanın zırt dediği yer tam da burasıdır! Çünkü, soldaki temel mesele 80 sonrası toplumsal dönüşümü kavrayamayan ve ona yanıt veremeyen geniş anlamıyla bir örgütlen(eme)me sorunudur ki bu sorun toplumsal demokrasinin yaşama geçmesine de olanak vermemektedir. Ayrıca, sol cenahla halk arasındaki kopukluğun ana kaynağını da burada aramak gerekir. Ama işin kara mizah yanı bu temel sorunu çözmek yerine onu içinden daha da çıkılmaz hale getiren Türkiye’deki sosyal demokrat iddialı siyasi partilerdir! Parti örgütlenmesinin üzerine bir kabus gibi çökmüş olan oligarşik yapı ve özelinde lider sultası bu ironik durumun somutlaşmış ifadesidir. Siyaset bilimci O’Donnell’in “delegasyoncu demokrasi” diye tanımladığı ve kurumsallaşmış katılımcı demokrasi yerine lider odaklı siyasete endeksli bu tip pekişmemiş demokrasilere karşı “gelişim için değişim” sloganıyla yola çıkmak durumunda olan sosyal demokrat iddialı partiler de katı, merkeziyetçi yapılarıyla geniş halk kesimleri nezninde inandırıcılıklarını yitirmişleridir.
 
         Toplumsal demokrasiyi hayata geçirecek, halkın gündelik talep ve değerlerini yabana atmayacak, toplumu ileriye götürecek somut projeler üretebilme yeterliliğine sahip olacak ve bunun için de çıkış noktasını sosyal adalet ve ahlak anlayışı üzerine oturtacak bir ‘dipdalga’ hareketiyle geniş kitlelere yeniden bir umut ışığı olabilmek kanımca olasıdır. Bunun için, burjuvazi – işçi sınıfı – devlet üçlüsünde etkin olacak örgütlü bir işçi sınıfı devlete olumlu bir anlam yükleyerek ve onu ,Bernstein’ın dediği gibi, topluma bir hizmet aracı olarak görerek siyasi dengeyi kendi lehine çevirebilir. Dengeyi lehine çevirecek olan işçi sınıfı, bunu gerçekleştirirken toplumsal antagonizmaları reddetmeyen ama onların birbirlerini yok edici hasmane tutumlarını da kabul etmeyen bir yöntemle toplumsal demokrasiyi inşa edebilir. Siyasal katılımcılığın özendirilmesiyle oluşacak açık yapılı bir örgütlenme kitle hareketinin ilk koşuludur. Örgütlenme sorununun aşılması kendi başına yeterli olmayacaktır. Yeni tarz örgütlenmeyi kanımca sosyal adaleti gerçekleştirmedeki en önemli method olan ‘refah devleti’ arayışıyla da birlikte düşünmek gerekir. Burada siyasal katılımcılıkla eklemlenmiş bir ‘refah devleti’ arayışı ulaşılması gereken noktanın motor gücüdür. Meryem Koray’ın isabetle belirttiği üzere, ‘refah devleti, modern devlette sosyal refahı sağlama yönünde yapılan müdahalelere yasallık kazandıran bir siyasal niteliktedir.’ Dolayısıyla, sosyal demokrasi için olmazsa olmazdır. Refah devleti tecrübesini yaşamış ulusların onun tıkanıklıklarına çözüm üretmek için ortaya attıkları siyasaları taklit etmek yerine, Türkiye’nin özgün koşullarında ve küreselleşme gerçeğinde sosyal demokratların üzerinde düşünmesi gerekenin refah devletinin oluşturulmasının yöntemleri olduğunu savunmak son derece mantıklıdır. Zira, yalnız sosyal sınıflar arası değil, aynı zamanda bölgeler arası gelir dağılımının da hayli bozuk olduğu Türkiye’de çağdaş yaşamın sunduğu nimetlerden yararlanamayan madun kesimlere yönelik onların sosyo-ekonomik durumunu düzeltmeye odaklanmış ve bunu yaparken de ekonomik büyümeye kilitlenmiş iktisadi politikalar, ancak ülkemizde daha önce yaşam alanı bulamamış refah devletinin uygulanmasıyla mümkündür. Fakat bu büyük cesaret isteyen politik mobilizasyonu, ömrünü kısa vadeli seçim hesaplarıyla geçiren ve parti içi statükonun devamını sağlamaktan başka endişesi olmayan sosyal demokrat partilerin oligarşik yapılarından beklemek biraz fazla iyimserlik olur.
 
         Yukarıda anlatılmaya çalışılan, sosyal demokrasinin Türkiye başarısızlığının doruk noktasına çıktığı şu günlerde bu başarısızlığın temel sorumlusunun ülkemizdeki toplumsal dönüşümü anlayamayan ve dolayısıyla ona yanıt veremeyen bir örgütlen(eme)me sorunu olduğu ve de toplumsal demokrasiyi refah devleti uygulamalarıyla iktidara taşıma arzusunu, heyecanını yitirmiş oligarşik yapılı sosyal demokrat partilerin kısa vadeli statüko siyasetinin de buna eşlik ettiği gerçeğidir. Kanaatimce, tabandan örgütlenecek olan ve şu aşamada partiler üstü sivil bir hareketle bu ‘sakat düzeni’ iyileştirmemiz mümkündür. Yapılması gereken, sakatlığı bulunduğu halde kendisine gereksinim duyulduğundan günün maçını kurtarmak için iğneyle oynatılan ve tam da bu nedenle istikbalinden çalınan bir futbolcu olmak değil, aksine gerekirse önündeki maça bile çıkmayarak yoğun bir terapiyle geleceğini kurtaran ve bu suretle şampiyonluğa gitmeyi amaçlayan bir oyuncu olmaktır. Bu bağlamda, sosyal demokrat siyasal partiler artık bir iki maçla günü kurtarmanın derdinde olmamalı, onun yerine şampiyonluğa yürüme yolunda risk almayı gerektiren ‘kasımpaşalı’ politika arayışlarına yönelmelidir!
 
           

yanardagozdemir@yahoo.com

Yazı İndeksi

[anasayfa]   [topluluk hakkında]   [etkinlikler]   [açılım dergisi]
[yazılar]   [iletişim]   [bağlantılar]   [forum]