ODTÜ Sosyal Demokrasi Topluluğu Adına
Volkan Özdemir,
Ender Kelleci,
Ali Rıza Cüce
Siyasi tarihin bizlere gösterdiği üzere devletlerin dış politikalarında kendi çıkarlarını koruyabilmek için alternatif stratejiler üretmesi kaçınılmazdır. Hele ki Türkiye gibi Dünya ekseninde kuzey-güney, doğu-batı gibi kesim noktalarının göbeğinde bulunan bir ülke için dış politikada çeşitli stratejiler geliştirmek açık bir zorunluluktur. Çünkü, bunu uluslararası sistem jeopolitik konum çerçevesinde Türkiye’ye adeta dayatmaktadır. Bu bağlamda, Türk Dış Politikasının mevcut uluslararası konjonktürde elinde bulunan alternatif strateji arayışlarını değerlendirmeden önce kısaca “strateji” kavramını tanımlamak gerekir. “Strateji”; aslında devletlerin önceden belirledikleri bir amaç doğrultusunda izlediği yolların, uyguladığı yöntemlerin ve gerekli araçların tümüdür.
Bu suretle Türk Dış Politikasının stratejik alternatiflerini iki benzer ve son derece çarpıcı önerme üzeinde düşünerek irdelemek uygun olacaktır.
Önerme 1: “Türkiye, yönetimi Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir!”
Önerme 2: “Türkiye, yönetimi Türklerden başkasına bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir!”
Genellikle yabancı stratejistler tarafından yapılan bu iki benzer önermede ortak nokta Türklerin strateji üretme ve yönetme konusundaki kaabiliyetsizliklerine vurgu olmakla beraber, önermelerin birincisinde Türklerin yönetme konusundaki iradesizliği başka devletler için zararlı gözükmekte; ikincisinde ise Türklerin yönetme konusundaki iradesizliği başkaları için yararlı olarak sunulmaktadır. Çünkü, birinci durumda idaresi ‘beceriksiz’ Türklere bırakılacak Türkiye, uluslararası toplum için bir istikrarsızlık ve kargaşa kaynağı olacaktır. İkinci durumda ise temel hassasiyet, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada güçlü, yetkin bir devletin hakim olması durumunda bu durumun başka devletler için son derece olumsuz olduğudur. Bunun sebebi, uluslararası ilişkilere gerçekçi yaklaştığımızda ‘güç’ ün göreli bir kavram olmasıdır. Bir devletin gücü veya güçsüzlüğü akranlarının kuvvetiyle birlikte değerlendirilir. İşte şimdi, jeopolitik konumu son derece önemli Anadolu coğrafyasında yer alan Türkiye’nin, bu iki önermeyi reddedecek yeterlilikte güçlü ve ‘yetkin’ bir devlete dönüşmesinde izlenecek dış politika seçeneklerini tartışmaya başlayabiliriz.
Bu dış politika analizimizi temel olarak bağımlılık kuramları ve I.Wallerstein’ın geliştirdiği Dünya-sistemi teorisi çerçevesinde yapacağız. Bağımlılık kuramlarının ana ekseninde dünyayı yöneten merkez ülkeler ve bir de onların etrafında yer alan çevre ülkeler bulunmaktadır ki bu ikisi arasındaki ilişki merkezin çevreyi sömürmesi ve çevrenin merkeze tek taraflı bağımlılığıyla açıklanabilir. Bağımlılık kuramcılarına ek olarak Wallerstein ise modern Dünya-sistemi teorisini geliştirmiş, merkez ve çevre ülkelerin yanına bir de yarı-çevre denilen ülkeleri yerleştirmiştir. Buna göre dünya bütünündeki uluslararası sistemde yarı-çevre ülkeleri ne merkez ülkeler kadar güçlü ne de çevredekiler kadar sömürüye açık, ancak yine de merkeze bağlıdırlar. Gerek siyasi gelişmişlik, gerekse ekonomik-sosyal kalkınmışlık düzleminde bizce Türkiye, bu kurama göre yarı-çevrede yer alan ülkelere tipik bir örnek teşkil etmektedir. Bu kuram baz alındığında stratejimiz, ülkemizin yarı çevre konumundan kurtulup, merkez bir ülke olmaya yönelmesi olmalıdır. Ve dikkatlerden kaçmaması gereken bir nokta şudur ki, Türkiye’nin tam üye olmaya çalıştığı, önündeki en ciddi dış politika yönelimi olan ve uluslararası-uluslarüstü yapısıyla kendine özgü bir karaktere sahip olan Avrupa Birliği (AB), son tahlilde bir merkez ülkeler kümesidir. AB üyeliği Türkiye için bir hedeftir ve Türkiye’nin menfaatinedir. Ancak uluslararası ilişkiler bir ‘zero sum game’ (bir ülke için kazanç başka bir ülke için kayıp anlamına gelir) olduğundan, mevcut AB-Türkiye ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etmek AB için ‘makul’ bir karar olmayacaktır. Bunun başlıca nedeni, Türkiye’nin Avrupa nezninde cazip olmaması ve şu halde AB’ye getireceğinden çok AB’den götüreceklerinin daha ağır basmasıdır. Bunun en basit kanıtı Gümrük Birliğiyle ekonomik olarak AB’ye bütün avantajları sunmuş bir ülkenin üye olarak AB’ye fazladan ne sunabileceği sorusudur. Normalde yarı çevre bir ülkenin dış ticaretinin büyük bölümünü komşularıyla –çevre ülkelerle- yapması gerekir, fakat Türkiye dış ticaretinin çoğunu merkez ülkelerle (AB) yaptığı için rekabet gücü azalmakta ve Türkiye’nin 3. ülkelerle yaptığı ticarete kısıtlamalar getiren Gümrük Birliği süreci aleyhimize işlemektedir. Hal böyleyken Türkiye-AB ilişkilerini yalnızca Türkiye perspektifinden değil, AB’nin bu bütünleşmeden kazancı ne olacaktır bakış açısıyla birlikte tartışmak gerekir. Şurası açıktır ki, Türkiye AB üyeliğini kazanmak için kendisini AB’ye cazip hale getirmelidir. Peki Türkiye kendini AB için nasıl cazibe merkezi haline getirebilir?.
Karşılıklı bağımlılık paradigmasında artık tam bağımsızlık yerine ulusal çıkarların dengeli savunulması esastır. Bu çerçevede, AB’yle ilişkiyi kesmenin rasyonel bir tercih olmadığı açıkken, uzadıkça aleyhimize işleyen AB sürecinde ulusal çıkarlarımızı da korumakta güçlük çektiğimiz de belirgindir. Hem bu olumsuz durumu dengelemek hem de AB karşısında cazibe merkezi olabilmek için, Türkiye artık Avrasya kozunu ciddi şekilde masaya sürmelidir. Henüz daha ABD ve AB’ye karşı ciddi bir alternatif oluşturmayan -ama bu süreçte olan- Avrasyacılık akımı en azından Türkiye’nin AB karşısında pazarlık gücünü artırıcı bir özelliğe sahiptir. İki önemli stratejik deniz ,Karadeniz ve Hazar, bölge ülkelerinin ortak çıkarlarının kesiştiği bir ekonomik alan olmalıdır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü ilk yıllardaki heyecanını yakalamalı ve daha da önemlisi Türkiye Hazar Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün de temellerini atmalıdır. Hazar coğrafyasında 200 milyar varillik muazzam petrol yatakları zengin doğal gaz rezervleri bulunmakta ve bu hatların siyaseti de gün geçtikçe kızışmakta iken (11 Eylül sonrası ABD’nin Afganistan savaşıyla Orta Asya’ya yerleşme ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) Türk Dış Politikasının öncelikli uğraş alanının “batı” olması şaşırtıcıdır. Batı doğuya giderken biz batıya doğru yönelip, ısrar ettikçe ‘Batı’ yani AB bizi ciddiye almamaktadır. Türkiye bu bölgede izleyeceği etkin politikalarla bu bölgeden hem kazanır hem de bu bölgeye kazandırır, dahası kendi doğusu ile ilgilenerek bu bölgelerde etkin olmak isteyen ‘batı’nın dikkatini çekmeyi başarır ve onlar için bir cazibe merkezi haline gelir.
OME (Akdeniz Enerji Gözlemleri) raporuna göre enerji rezervleri tükenmekte olan Avrupa Birliği, önümüzdeki 20 yılda yıllık ortalama %1 büyüme oranlarını sürdürebilmek için önemli bir enerji ithalatına gereksinim duyacak ve bunu bilhassa doğal gaz ile karşılayacaktır. Ortadoğu enerji kaynaklarının da şu anda ABD’nin kontrolü altında olduğunu düşünürsek AB için en uygun seçenek olarak Avrasya bölgesi enerji kaynakları kalmaktadır. Yine aynı OME raporuna göre, 2000 yılında 224 m3 olan AB ülkeleri doğal gaz üretim rakamının 2020’de 196 m3’e gerilemesi beklenmektedir. Bu durum, AB üyesi ülkelerin bugün %40’lar düzeyinde seyreden doğal gazda ithalata bağımlılık oranının, önümüzdeki 20 yıl içinde hızla artarak %70’ler civarına çıkmasına neden olacaktır. Avrupa’nın şu anki doğal gaz ihtiyacını Rusya, Norveç ve Cezayir karşılamaktadır. Önümüzdeki 20 yıl içinde bu kaynaklara ,ekonomik ve güvenli taşıma sistemlerinin kurulması halinde Azerbaycan ,Türkmenistan, Kazakistan, Irak ve İran gibi kaynakların da eklenmesi öngörülmektedir. Bu durum, Avrupa’nın artan gaz ihtiyacını karşılarken, en az onun kadar önemli olan “gaz kaynaklarının çeşitlendirilmesi” stratejisi ile ilintilidir. AB, artan enerji ithalatını tek bir kaynaktan karşılamak istememekte ve alternatif arayışlara yönelmektedir. Avrupa’ya olası gaz güzergahlarının maliyetleri karşılaştırıldığında, Türkiye üzerinden geçecek güzergahlar diğerlerine oranla daha uygun koşullar sağlamaktadır. Yani uzun vadede AB, doğu-batı arasında bir enerji köprüsü olacak olan Türkiye’ye ‘muhtaç’ konuma gelecektir. Zaten Türkiye’nin Yunanistan üzerinden Rus doğal gazının AB’ye aktarması projesi Avrasya kozunun küçük bir yansımasıdır. Buna ek olarak, yine Avrasya denince akla gelen Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru hattını da (BTC) AB için enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi stratejisiyle birlikte değerlendirmeliyiz. Günlük 1 milyon varil petrol taşıma kapasitesine sahip olan ve 2005 yılında faaliyete geçecek olan bu hat üzerinden Azerbaycan petrolü dünya piyasalarına Türkiye üzerinden ulaşacaktır. Dahası bu hatta paralel eklemlenecek olan ‘Şahdeniz’ ve Türkmen doğal gazı projeleri de Türkiye’nin enerji köprüsü misyonunu kuvvetlendirecektir. Ülkemiz zengin hidrokarbon (petrol, doğal gaz) rezervlerinden yoksundur ancak coğrafi konumu nedeniyle doğu-batı enerji koridorunda bir enerji köprüsü görevi görebilir ve bu da AB sürecine çok olumlu katkıda bulunabilir. Türkiye, bu köprü görevini Amerika Birleşik Devletleri Genişletilmiş Ortadoğu Projesi çerçevesinde bölgeye istediği şekli vermeden üstlenmelidir.
Stratejik Tarihçi Paul Kennedy’nin belirttiği gibi bir büyük gücün ekonomik yükselişi ve çöküşü ile, önemli bir askeri güç olarak gelişimi ve gerilemesi arasında uzun vadede açık bir bağlantı vardır. Bu da hiç şaşırtıcı değildir. Çünkü, geniş çaplı bir askeri yapının desteklenebilmesi için ekonomik kaynakların güçlü oluşu bir elzemdir. Bu tespitten de anlaşılacağı üzere, ABD bölgedeki askeri varlığını buradaki enerji kaynaklarını kontrol ederek finanse etmeye çalışmaktadır. AB ve ABD arasındaki küresel rekabet, ekonomik olarak zengin kaynaklara sahip Avrasya coğrafyasına da sıçramıştır. Biz de eğer uzun vadede bölgede ve dünyada söz sahibi olmak istiyorsak, derin kültürel bağlarımız bulunan Avrasya coğrafyasının özellikle enerji alanını AB’ye karşı pazarlık gücü olarak kullanabiliriz.
Bu yazıdaki temel endişe AB karşıtlığı değil, aksine AB’ye ulaşmada izlenecek yolun ne olduğuna yöneliktir. Yalnız, birçoklarının iddia ettiğinin aksine Türkiye için AB kesinlikle olmazsa olmaz değildir. Devletler uluslararası ilişkilerinde farklı alternatif ve planlar yapmak zorundadır, tek bir alternatif üzerinden politika arayışlarına girişilmesi ister istemez o devletin tek yanlı bağımlılığıyla sonuçlanacaktır. Amacımız iyimser tahminle -eğer AB tarih verirse- en az 10 yıl sürecek olan tam üyelik müzakere süreci esnasında, Türkiye’nin üzerinde yerleşik olduğu coğrafik konumunun sunduğu avantajların farkına varması ve bu sayede müzakerelere AB karşısında elinde Avrasya kozuyla oturabilmesidir. Dolayısıyla, Türkiye için AB’nin yolu ne sanıldığı gibi Diyarbakır’dan ne de popülist bir söylemle Üsküdar İmam Hatip’in önünden değil, açıkça görüldüğü üzere Avrasya’dan geçmektedir! Bu sayede Türkiye artık ‘yetkin’ bir merkez ülke olmayı başaracak ve başta belirttiğimiz önermeleri boşa çıkararak kendini ‘layıkıyla’ yönetmeyi başarabilecektir. Unutulmamalıdır ki, artık dış politika ile iç siyaset arasındaki duvarlar ortadan kalkmaktadır ve Türkiye’nin içeride toplumsal huzuru, ulusal güveni sağlamlaştırmasında dış politikasında yukarıda söylenen stratejilerin payı büyük olacaktır. Dünya siyasetinde etkin bir devlet olacak olan Türkiye, içeride de eşitliğin teminini esas alan sosyal devlet politikalarıyla toplumsal demokrasiyi inşa ederek, vatandaşlarına daha yüksek bir yaşam standardı olanağı sunacaktır.
|