|
SOSYAL DEMOKRASİNİN GELECEĞİ Mİ, GELECEĞİN SOSYAL DEMOKRASİLERİ Mİ?
Volkan Özdemir ODTÜ Sosyal Demokrasi Topluluğu Başkanı
İnsanlığın yeni binyıla ulaşmasıyla birlikte geçmişteki acı tecrübelerin aksine artık daha eşit, daha özgür ve daha yaşanabilir bir dünyanın oluşmakta olduğu çeşitli çevrelerce dile getirildi. Yukarıda belirtilen özlemleri ne kadar gerçekleştirebileceği muğlâk olan adına ister yeni dünya düzeni, ister küreselleşme, istersek bilişim-yönetişim çağı diyelim bu değerler dizisinin iki önemli ayağı var: Birincisi, teknolojik gelişme sayesinde dünyanın bir iletişim kolaylığına kavuşması, ikincisi ise ülkeler ve/veya bölgeler arası ticaretin artarak karşılıklı bağımlılığın yadsınamaz bir realiteye dönüşümü. Bu yazıda küreselleşme kavramı üzerinden irdelenecek olan bu ‘olgu’ inkâr edilemez bir gerçekliktir. Fakat unutmamak gerekir ki küreselleşme nihayete ermiş bir kavram değil, başlamış olan ve henüz son şeklini almamış olan bir süreçtir. Eğer önemli olan içinde yaşamakta olduğumuz bu süreç sonucunda ürünün ne şekilde ortaya çıktığı ise, geleceğin sosyal demokrasisini belirleyecek olan ve bu sosyal demokrasinin de kendi görüşü doğrultusunda belirlemek zorunda olduğu küreselleşmeyi tartışmanın odağına koymak açık bir zorunluluktur.
Küreselleşmenin mevcut gidişatında dünyadaki adaletsizlikler gitgide artmaktadır. İnsanlığın yeni teknolojik gelişmelerle tanışması kuşkusuz son derece önemli ve olumludur. Fakat bu bilgisel ilerlemelerden kimler ne ölçüde yararlanmaktadır? Toplam ülke nüfuslarının ne kadarının internet kullanımından faydalandığı üzerine yapılan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının araştırmasına göre (1999) ABD’de ülke nüfusunun %26’sı Avrupa ülkelerinden İzlanda ve İsveç’te nüfusun sırasıyla %40 ve %35’i günlük hayatında bilişim çağının başlıca nimeti internet kullanımından yararlanırken, Sahara-altı Afrika’sı ve Arap ülkelerinde oranlar %0,2’lere kadar düşmekte, Latin Amerika ülkelerinde ise göreli bir iyileşme olarak bu oran ancak %0.8’lere tırmanmaktadır. İkinci bir gösterge ise Dünya Ticaret Örgütü’nün yine 1999 yılı verilerine dayanmaktadır. Buna göre 1950 yılında dünya ticaretindeki toplam ihracat oranı dünya ülkelerinin toplam GSYH’ sinin %8’i iken, aynı oran yaklaşık 50 yıl sonra %27’lere tırmanmıştır.
Söz konusu iki rakamsal veriden sonra şu sorular kilit konumdadır: Küreselleşme 21. yüzyılın bir olgusu olarak insanlık için genel olarak olumlu mudur, eğer olumluysa kimler için olumludur? Ve küreselleşme dünya üzerinde bütünsel bir tahakküm kurmak için çabalayan üç beş devlet veya şirketin istekleri ekseninde mi, yoksa milyarlarca insanın refahının artırılması yönünde çabalayan toplumsal adaletçilerin arzuları doğrultusunda mı şekillenecektir? Bu sorular önemlidir, çünkü önümüzdeki dönemde oluşacak olan yeni ideolojik yaklaşımların kendilerine geniş yandaş kitleleri bulabilme ve politikalarını pratikte uygulama şansı yakalayabilmeleri, bu sorulara verecekleri yanıtların tatmin düzeyiyle doğru orantılıdır. Dolayısıyla, sosyal demokrasinin geleceğine yönelik olarak düşünülen yeni açılımlar bu sorularla doğrudan ilintilidir. İşte burada geleceğin sosyal demokrasisini tasarlamaya çalışırken bugünün realitesini de göz ardı etmeden ileriye dönük yeni varsayımlar üretmek açık bir gerekliliktir. Bugünün realitesi ise şudur: Dünya ekonomi politiğinde çift kutuplu uluslararası sistemin sona erip onun yerini ABD’nin tek kutup kalarak ikame ettiği yeni dünya düzeninde küreselleşme yalnızca ülkelerarası adaletsizlikleri körüklemekle kalmıyor, aynı zamanda ülke içi varolan eşitsizliği de hâkim sınıflar lehine bozarak perçinliyor. Bu tutarsızlığa en iyi örnek IMF’nin ülkelerarası gelir adaletsizliğini gözler önüne seren 2004 yılı verileri taban alınarak hazırladığı rapordur. Buna göre dünya nüfusunun yüzde 5'ini barındıran kişi başına düşen geliri en yüksek ülkelerin toplam dünya gelirlerinden aldığı pay yüzde 32’lere kadar çıkmışken en yoksul yüzde 5'in payı binde 1'e inmiştir!
Siyasal yelpazenin solunda yer alan, demokrasi tercihi, reformist tutumu ve evrimci yöntemiyle her şeyden önce bir eşitlik ve özgürlük mücadelesi olan sosyal demokrasi için küreselleşmenin mevcut siyasi iktisadi çerçevesinin savunulması söz konusu olamaz. Bunun yerine sosyal demokrasinin, küreselleşmeyi emekçiler ve geniş toplum kesimleri lehine olumlu kılabilmesi için yeni projeler geliştirmesi kaçınılmazdır. Aslında katı bir ideolojik özgünlüğe sahip olmasa da belirli temel ilkeleri bulunan sosyal demokrasinin en büyük özelliği de zaten sürekli olarak kendini yenileyebilme potansiyelini içerisinde barındıran devingen bir yapıya sahip olmasıdır. Ünlü sosyal demokrat düşünür Bernstein’ın sosyal demokraside ilerleme ve değişimin önemine vurgu yapan “Hedef hiçbir şey, hareket her şeydir” sözü bunun en bariz kanıtıdır. Dolayısıyla sosyal demokrasi geçmişte çeşitli yerlerde uygulandığı şablonlara bağlı kalmamalı, aksine çağın değişen koşullarına ayak uydurma yoluyla alternatif bir küreselleşme arayışına öncülük etmelidir.
Bu asrın geçen yüzyıla göre en büyük farkı ulus devletlerle ulus üstü ya da ulus ötesi varlıkların küreselleşme olgusuyla birlikte çatışmaya sürüklenmesidir. Bu çatışma ortamını iyi tahlili ettiğimizde şu dikkatten kaçmamalıdır: Küreselleşmenin ulus-devletin yetki alanına müdahale ettiği ve ulus devletin hareket kabiliyetini belirli ölçülerde sınırladığı doğrudur ama bu, bazılarının iddialarının aksine, ulus-devletlerin yok olmakta olduğu anlamını taşımamaktadır. Aksine bu tür nitelemeler, çok uluslu şirketlerle çıkar ortaklığı içinde bulunan belirli ulus-devletlerin diğerleri üzerindeki hegemonyalarının devamı için belirledikleri bir yöntem ve söylem değişikliğidir. Dünya siyasi-iktisadi sisteminde gelişmiş ülkeler varolan refah seviyelerini muhafaza etmek isterken yöntem olarak küreselleşmenin ana dinamiklerini kendi çıkarları ekseninde yorumlamakta, gelişmekte olan ülkeler ise onların seviyesine çıkma uğraşı içerisinde debelenmektedirler. Bu açıdan bakıldığında yeni dünya düzenindeki çatışmaları (11 Eylül, Irak savaşı) eski kazananların kendi varlıklarını devam ettirme telaşı olarak yorumlamak herhalde yanlış olmaz.
Batı ülkeleri tarafından verilmek istenen görüntünün aksine ulusal çıkarların son derece vahşi bir şekilde kapışıldığı böylesine bir dünya düzeninde artık her ulusu kapsayacak genellemeler yapmak son derecede zordur. Bu nedenle farklı örneklerdeki uygulamaları dikkate aldığımız zaman bir sosyal demokrasi yerine ‘sosyal demokrasilerden’ bahsetmek kaçınılmaz olmaktadır. Avrupa sosyal demokrasileri ile Latin Amerika’daki sol akımların bir olamayacağı izdüşümünden yola çıkarsak Türkiye sosyal demokrasisinin de kendine özgün bir model geliştirmesinin şart olduğunu kolaylıkla kavrayabiliriz. Avrupa sosyal demokrasisinin bir tıkanıklık içine düşmesi, Neoliberalizm karşısında alternatifsizliğe terk edilmesi aslında Avrupa toplumlarının küresel düzende ulaşmış oldukları refah seviyelerini, işçi sınıfı ya da geniş halk kesimlerinin çıkarlarını ikinci plana itme pahasına, koruma gayretlerinin açık bir yansımasıdır. Üçüncü yol tartışması uluslararası dinamikleri gözeterek İngiltere’nin konumunu, Schröder’in politikası ise yine Almanya’nın mevcut pozisyonunu sağlama almaya yöneliktir. Dış piyasalarda rekabet edebilmek için işçi maliyetlerinin düşürülmesi Avrupa sağı tarafından gündeme getirilirken bu siyasalar ironik bir şekilde Avrupa’nın sosyal demokratları tarafından uygulanmaktadır. Çünkü AB toplumlarının refahı ve AB’nin bir numaralı yüksek teknoloji toplumu olması küresel düzeyde rekabet gücünün yüksekliğiyle ilgilidir. Sosyal haklar, AB’nin yüksek rekabet gücü hedefiyle çeliştiği ölçüde maalesef ikinci plana itilmek zorunda kalınmıştır.
Gelişmekte olan ülkelerde ise iktisatçıların ‘catch-up’ etkisi diye adlandırdıkları merkez ülkeleri hızla yakalamak üzere aktif büyüme odaklı bir hareketlenme söz konusudur. Dünyanın finans merkezleri, ekonomik açıdan yükselmekte olan konjonktür dalgalanmaları, yaşlı kıta Avrupa ve Amerika’dan Uzak Asya’ya doğru kaymaktadır. ‘Sosyalist piyasa ekonomisi’ diye adlandırılan Çin mucizesi bu hareketlenmelerin sonucudur. Kalkınmış ülkelerin üstün konumuna bir başka meydan okuma ise Latin Amerika’dan gelmektedir. Chavez’in Venezüella’sı, Lula’nın Brezilya’sı alternatif sol politikalarla bu alanda bizde varız demeye başlamışlardır. Buradan çıkan sonuç, uluslararası sistemde bütün insanlığı kapsayacak ortak iyiyi bulmanın idealist bir özlem olması neticesinde, gerçek alanda kalkınmakta olan ülke veya bölgelerin kendilerini bu kurtlar sofrasından kurtarmak için daha çok çabalamakta olduğudur.
Yukarıda bahsedilen istatistiksel bilgiler göstermektedir ki ülkelerarası ticaret oranları artmakta, bu durum gelişmekte olan ve gelişmişler açısından pazar olarak görülen ülkelerin ise aleyhine işlemektedir. Dahası bu mukadderatı değiştirmek açısından kilit önemde olan teknolojik gelişme de azgelişmişler tarafından yeterince nasiplenilmemektedir. Çoğu yoksul güneyden kaynaklanan dünya iş talebini ele aldığımızda, 6 milyarlık dünya nüfusunda işsizliğin önlenmesi için yıllık 30 milyondan fazla istihdamın oluşturulması gerekmekte iken bu istihdamın yaratılmasını sağlayacak altyapı koşulları yoksul ülkelerde bulunmamaktadır. Gelişmiş ülkelerdeki sol cenahın bu derde derman bulması beklenemez çünkü bu tür sorunlar ilgili ülkelerin ivedilikle çözmesi gereken meseleler değildir. İki ülke gruplarının sorunsal farklılığını ortaya koyan en iyi örnek herhalde sosyal demokrasi için giderilmesi gereken önemli bir çarpıklık olan yoksulluk ve yolsuzluk kavramları arasındaki bağlantıdır. Yolsuzluğun kamu teşebbüslerinin yoğun olduğu ülkelerde daha fazla olduğunu ileri süren Liberal görüşün aksine (Fransa’da böyle bir sorun yoktur), yolsuzluğun yoksulluktan beslenmesi gerçeği az gelişmiş ülkelerin yolsuzluğu önleyici altyapı olanaklarını kurmasına en büyük engeldir, çünkü bu ülkeler hem kendi içlerinde adaletsiz hem de yoksuldur. Gelişmişlerin aksine kalkınmakta olan ülkelerde sosyal demokrasinin öncelikli uğraş alanı yoksulluğu yok etmek için yolsuzluğu önleyecek kurumsal ve ahlaki düzenlemelere gitmek olmalıdır. Eğer azgelişmişlerdeki sosyal demokratlar gelişmişlerin güncel düzenlemelerine öykünmeye devam ederlerse İtalya’daki ortalama bir insan son derece rahat yaşarken Türkiye’deki aynı konuma sahip bir yurttaşın yoksulluk sınırında gezinmesini seyretmekten başka hiçbir şey yapamazlar.
Küresel düzeyde bir adaletsizlikten söz ediyorsak yine bunun onarımı için küresel eksende çözümler üretmek akla ilk, kulağa hoş gelen bir fikirdir. Yalnız, bu tür uluslar-üstü projelerin işleyişini sağlayacak olan aracı mekanizmanın uluslararası kurumlar olduğunu unutmamak gerekir. IMF, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası gibi uluslararası örgütlerin biçimsel yapılarına değil de tarihsel gelişimlerine baktığımızda bu tür kurumların uluslararası güç dengesinde öncü konumda olan ülkelerin çıkarlarına hizmet ettiği olgusuyla karşılaşmaktayız. Emeğin değil sermayenin küreselleşmekte olduğu bugünkü dünya düzeninde sosyal demokratların ulus içinde milli gelirin adil bölüşümü ve yeniden dağıtımı için eskiden uyguladıkları ağır vergilendirme politikaları sermayeyi ulus dışına kaçırdığı için büyük darbe almıştır. Ancak, küresel düzlemde yoksulluğun giderimi için spekülatif para hareketlerinden bir üst kurumun vergi alması ve bunu muhtaç olan ülkelere dağıtması ham bir hayaldir.
Burada yukarıdaki tartışma dikkate alındığında, mevcut küreselleşme düzenine karşı amacıyla, yöntemiyle henüz alternatif bir sosyal demokrat çözümlemenin oluşmadığı görülüyor. Fakat içinde yaşadığımız sürecin sözcülerinden F. Fukuyama’nın “devleti geri getirin” feryadı başka bir dünyada yaşayacağımızın da ipuçlarını veriyor. Evrensel doğrular yerine ulusal/bölgesel çıkarların daha fazla ön plana çıkacağı oluşmakta olan bu alternatif paradigmada toplumların kendilerine özgün modellere daha fazla ehemniyet vereceklerini hesap edersek bugünün sosyal demokrasisinin geleceğini konuşmak yerine, geleceğin sosyal demokrasilerinden bahsetmek daha akılcı görünüyor. Zaten böylesine bir tartışma da sosyal demokrasinin ideolojik boyutlarında kendini kolaylıkla barındırabilir. Nedeni sosyal demokrasinin ona hem avantaj hem de dezavantaj teşkil eden bir özelliğinin bulunmasıdır: Sınırları belli, köşegen bir ideoloji olmaması. Bu esneklik özelliği sosyal demokrasi için olumludur, çünkü ona uygulanacağı ülke modellerinin toplumsal dinamikleriyle kolaylıkla sentezlenebilme olanağı tanır. Olumsuzdur, çünkü onu net çözümler üretememe ve evrensel doğrular bulamama tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. İşte sosyal demokrasinin geleceği bu ikilemin giderilmesine bağlıdır. İki kutuplu dünya düzeninin getirdiği avantajlarla Avrupa’daki refah devleti uygulamasıyla nam yapmış olan sosyal demokrasi artık kendini farklı ülkelerin koşullarından beslenerek yenilemek durumundadır. Bu sosyal demokrasinin bittiği anlamına kesinlikle gelmez, aksine Sovyetlerin yeryüzünden silindiği bu tek kutuplu dünya düzeninde gelişmekte olan ülkelerin yeni bir sosyal demokrasiler dizesi başlattığı görülmektedir. Sosyal demokrasiyi ilkeler bazında tanımladığımızda zaten belirli bölgelerin modellerine saplanıp kalmayacak, her koşulda toplumların kendine özgün modellerinin tasarımından bahsetmiş olacağız. Ya bu ideolojinin uçları belirlenip genel geçer doğrulara kavuşulacak, ya da her bölgeye özgün açılımlar kendi kaderlerini çizerken, farklı modeller arasındaki ilişkiler dayanışmanın ötesine geçemeyecek ve bunun sonucunda geleceğin sosyal demokrasilerinden bahsetmek daha akılcı bir tanımlama olacaktır.
yanardagozdemir@yahoo.com
|
|